17 Aralık 2011 Cumartesi

EN ÇOK RUHLARI YARA ALDI

Haber: Ayşın Bengü BİTİŞ

Kimi sevmişti, belki de sevdiğini zannetmişti. Bu yüzden vurduğunu savundu, önce.

Kimisi ”Kıskanıyorum, ne yapayım” diye gösterdi gerekçesini. Kimisinin ki, çok güzeldi. Ceylan gözleri, herkesi kendine hayran bırakan bir duruşu vardı. O da dövüldü… Delicesine! Yani güzelin de çirkinin de kaderi ilk kez, aynı noktada buluşmuştu.

Bir tanesi gece vakti yol kenarında bulundu…

Kanları dayak yediği evi işaret ederek “işte burası” diyordu da, ondan “evet orası” diyen ses çıkmadı senelerce. Herkesin bir gerekçesi vardı… Erkeğin dövme, kadının ise, neden dövüldüğünü, bir türlü ifade edememe gerekçesi…

Erkeğe göre haktı kadını dövmek, bazıları bunun İslam dininde bile yeri olduğunu söylüyordu. Hatta kimisi “Bu da bir dokunuş biçimi” deme cesaretini bile, göstermişti son senelerde.

Peki ya kadın? Bazı kadınlar, tıpkı onları dövenler gibi bunun bir hak ediş olduğunu kabul etmişlerdi çoktan… Ait oldukları kişinin yaptırım gücüydü bu onlara göre. Ve kimseyi de alakadar etmemeliydi. O yüzden yıllarca sessizce dayak yediler. Onları dövenler, kadın sustukça daha çok arttırdı şiddetini… Bu hikâyelerin çoğu, hiç polis kayıtlarına geçmedi. Çünkü hiçbiri şikâyette bulunmadı. Öyle ki o evde büyüyen diğer erkekler için de bütün bu yaşanılanlar normalleşmişti artık.

Bir vakit dayak atılırken izledikleri kadınları, artık kendileri dövme cesareti yakalamıştı, genç erkekler… Şiddet kimi zaman bir oğul, kimi zaman bir kardeş, kimi zaman ise bir ağabey tarafından gerçekleştiriliyor, bütün bunları yadsımış kadınlar ise, bu düzen içinde varlıklarını devam ettirmeye çalışıyordu. Son dönemlerde yapılan pek çok araştırma, toplumdan kendini ayırmış, mutsuz kadınların, bu tür yaşanmışlıklara maruz kaldığını ortaya koyuyor. Ama en önemlisi kendileri ile ilgili yapılan bunca araştırmaya rağmen, kadınların neden dayak yediklerini fark edememeleri oluyor. Ne yazık ki, sadece susanlar değil, korku yüzünden bastırılanlar da yaşadıkları kâbusun adını “kader” olarak yorumluyor. Anadolu’da kırsal kesimlerde yaşanan bütün bu çaresizlik psikolojisi, aslında ses çıkartanların başlarına gelen ilginç ölüm hikâyelerini de düşünürsek, pek de haksız sayılmaz, ne dersiniz? İşte şiddet terörüyle anılan isimlerden birkaçı;


AYŞE PAŞALI: Artık Türkiye’de onu tanımayan yoktur herhalde. Ölümünden sonra ismi gazetelerde “Koruma istediği halde devletin koruyamadığı ve sonunda eski kocası tarafından öldürülen kadın” olarak geçmişti. Üç çocuk annesiydi Ayşe Paşalı. 2006’da eşinden boşanmak için dava açmış, ama araya giren aile büyükleri yüzünden boşanmaktan vazgeçmişti. Kocası İstikbal Yetkin, 2009 yılında bir akraba düğününe giden eşinin dayısının oğluyla dans etmesini gerekçe göstererek, eşini öldüresiye dövmüş, hatta kanlar içinde kalan karısına bir de tecavüz etmişti. Cinsel saldırı suçuyla çıktığı mahkemede “Eşimi çok seviyorum’’ deyince tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı Yetkin.

Çift, Haziran 2010’da boşandı. Ancak eski eş, Ayşe Paşalı’yı bıçak zoruyla kaçırıp ıssız bir yere götürdü, öldürmekle tehdit etti. Yetmedi, kapısına dayandı. Ayşe Paşalı, savcılığa başvurdu, “Hayatımız tehlikede’’ dedi. Savcılık Yetkin’i gözaltına almadı. Paşalı’yı polis otosuyla evine gönderdi. Paşalı, koruma talep etti, mahkeme “uygun’’ bulmadı. Çok geçmeden kaçınılmaz son gerçekleşti. Ayşe Paşalı eski eşi tarafından 10 yerinden bıçaklanarak öldürüldü.

Sadece Ayşe Paşalı hikâyesi değil, kadınları susmaya ve çaresizliğe iten. Bu ve bunun gibi pek çok hikâye yaşandı Türkiye’de… Gazete Habertürk Muhabiri Bülent Günal’ın bu konuda yaptığı araştırma, kadına yönelik şiddetin geldiği noktayı anlatması bakımından oldukça ilginç. İşte o araştırmadan birkaç isim…

GÜLDÜNYA TÖREN: Töre cinayetlerinin sembol ismi artık. Şego aşiretinden olan Güldünya, evli olan teyzesinin oğlundan hamile kalmıştı. Olay açığa çıkınca aşiret Güldünya’nın teyze oğluna kuma olarak verilmesini kararlaştırdı. Teyze oğlu kaçtı, Güldünya günlerce bir odada tutuldu. Sonra İstanbul’a amcasına gönderildi. Doğan bebeğine ‘Umut’ adını verdi. Ama bebeğini öldüreceklerinden korktuğu için 2 günlükken oğlunu bir arkadaşına evlatlık verdi. Bir gün kardeşlerinden biri çıkageldi İstanbul’a. Bir ip uzatıp “as kendini’’ dedi. Güldünya kaçıp polise sığındı, ama polis öldürmeyeceği sözünü aldığı (!) amca ve abiye teslim etti genç kızı. Sonra Güldünya’nın diğer kardeşi, Ferit Tören İstanbul’a geldi. Pusuya yattı ve genç kızı vurdu. Ama Güldünya ölmemişti. Hastaneye kaldırıldı. Başında polis bile bekletilmeyen genç kızı ölüm hastane odasında buldu. Kardeşlerden biri refakatçi gibi hastane odasına girdi ve Güldünya’nın başına iki el ateş etti. Namus temizlenmişti (!)

ARZU ODABAŞ: Dört çocuk annesi Arzu Odabaş, 23 yıllık kocası Mustafa Odabaş’tan ‘silahla tehdit, hakaret ve şiddet’ iddialarıyla şikâyetçi olmuş, eşi 9 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Mahkeme hapis cezasına para cezasına çevirmişti.
Çift arasında açılan boşanma davası 3 yıldır devam ediyordu. Ancak dava sonuçlanmadan Mustafa Odabaş, sokak ortasında çocuklarının annesi Arzu Odabaş’ın üzerine 6 el ateş etti.


SAKİNE AKKUŞ: Sakine 25 yaşındaydı. 11 yıl önce çocuk yaşta Erdal Akkuş ile evlendirilmiş, bu evlilikten de iki çocuğu dünyaya gelmişti. Gördüğü şiddet canına tak edince, 3 ay önce çocuklarını da bırakıp ana evine sığınmıştı. Erdal Akkuş’un, bir gece yarısı Sakine’yi “Çocuklarını getirdim, gel gör’’ diyerek kapıya çağırması genç kadının sonu oldu. Sakine, başına ve göğsüne isabet eden kurşunlarla öldü.


ZÜBEYDE YILDIZ: 4 çocuk annesi Zübeyde Yıldız, eski eşi Zeki Kahraman tarafından şiddete maruz kalıyordu. Şişli karakoluna defalarca gidip, “Beni koruyun’’ diye başvurdu.
Tehditler artınca savcılığın kapısını çaldı. Savcılık takipsizlik kararı verdi. Çocuklarına bakabilmek için bir hazır giyim atölyesinde çalışan Yıldız’ı eski eşi, işyerinde bıçakladı. Yetmedi boğazını keserek öldürdü.





SEHER HAŞİMOĞLU: Diyarbakır Hazro İlçesi’nde yaşayan dört çocuk annesi Seher Haşimoğlu, koca dayağından kaçıp devlete sığındı.
Ancak yerleştiği sığınma evinden daha sonra kendi isteğiyle ayrıldığı (?) belirtilen Seher, aile meclisinin kararıyla kocası Veysi Haşimoğlu tarafından öldürüldü.

DERYA DEMİRAL: Derya Demirel 6 aylık hamileydi. Kendisine yeni bir elbise aldığı için İstanbul Gaziosmanpaşa’da birlikte yaşadığı işsiz sevgilisi tarafından dövülerek öldürüldü. Sadece evliler değil, okuduğunuz gibi, sevgililer, hatta çocuklar bile şiddetin, bedenleri bir yana, ruhta bıraktığı acı ile yaşamaya mahkum ediliyor… Buna en yeni örnek Mardinli N.Ç. 13 yaşında, 26 kişinin tecavüze uğramıştı genç kız… Acıydı! Haber Türkiye’de herkesin tepkisini çekti. Böyle bir şiddet neyle tarif edilir ki derken, Yargıtay’ın “kendi rızasıyla” olmuş kararıyla bir kere daha sarsıldı Türkiye. Bu haber Türkiye’yi yaralamıştı. Ama bu tip olaylar sadece Türkiye’de de yaşanmıyordu elbet. Dünyada da geçmişten günümüze gelen pek çok yaralayıcı hikâye var…
25 Kasım’ı herkes bilir. “Kadınlara yönelik şiddete karşı uluslararası mücadele ve dayanışma günü" olarak anılır. Ama kutlanan günün gerekçesini pek az insan bilir nedense… Boyun eğmeyen 3 kardeşin acı dolu hikâyesidir bu tarih. " 25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde, Patria, Minerva ve Maria Mirabel isimli kardeşlerin sistem tarafından katledildiği tarihtir. Mirabel kız kardeşlerin, diktatörlüğün askerleri tarafından, tecavüz edildikten sonra vahşi bir şekilde katledildikleri, utanç gününün ve insanlık ayıbının yıl dönümüdür. 1960 yılının 25 Kasım’ında, Dominik Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibinde üç kadının cesedi bulunur. Bunlar Mirabel kardeşlerdir. Ertesi sabah gazetelerde bu ölümlerin bir kaza sonucu meydana geldiğini anlatan bir haber çıkar. Ama gerçek göründüğü gibi değildir...

Mirabel kardeşler, ülkelerinde siyasal özgürlük için kararlılıkla mücadele ederek Latin Amerika'daki diktatör Rafael Leonidas Trujillo'ya meydan okurlar. Bu yüzden diktatörlük tarafından zulme uğrayarak pek çok kez hapsedilir ve en son olarak da 25 Kasım 1960 yılında arabalarından zorla indirilerek tecavüz ve işkenceyle katledilirler... Sonrasında, bu katliam kayıtlara "araba kazası" olarak geçecektir. Önce 1981'de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda, 25 Kasım , "Kadına yönelik şiddete karşı mücadele ve uluslararası dayanışma günü" olarak kabul edilir. Daha sonra 1985 yılında, BM tarafından 25 Kasım, “kadına yönelik şiddetin yok edilmesi için uluslararası mücadele" günü ilan edilir.

İlan edilişler aslında sorunların çözümü noktasında hiçbir zaman yeterli olmadı. Birleşmiş Milletlerce, 1979 yılında, kabul edilen ve Türkiye’nin 1985 yılından bu yana taraf olduğu “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW) Birleşmiş Milletler bünyesinde yer alan sekiz tane temel insan hakları sözleşmesinden biridir. Sözleşmeye 2002 yılı itibariyle taraf olan devletlerin sayısı 170'tir.Ancak uygulanabilirlik konusunda, pek çok dünya devleti, ne yazık ki bu konuda sınıfta kalmıştır. Hatta dünyadaki kadınların pek çoğunun bile bu sözleşmeden haberi yoktur. Bu Sözleşme’ye göre “Kadın hakları” deyimi; kadınların medeni durumlarına bakılmaksızın, kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak; politik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlar ile diğer alanlardaki özgürlüklerinin tanınmasına, kullanılmasına ve bunların engellenmemesine imkân sağlayan, birçok maddeyi içeriyordu. Ama içerik, sözde uygulanır gibi olsa da, hemen hemen birçok ülkede sadece yazılı metinler üzerinde sınırlı kaldı.

“Taraf Devletler, kadın ticareti ve fahişeliğin istismarının her şekliyle önlenmesi için yasama dahil gerekli bütün önlemleri alacaklardır” maddesi de gerektiğince uygulamaya sokulmadı.

Kadınların bütün seçimlerde ve halk oylamalarında, oy kullanması ve halk tarafından seçilen organlara seçilebilmesi; hükümet politikasının hazırlanmasına ve uygulanmasına katılmak, kamu görevinde bulunabilmek ve hükümetin her kademesinde kamu görevleri ifa etmek gibi maddeleri içeren pek çok düzenleme de yer aldı bu sözleşmede. Ancak, ne yazık ki, bu düzenlemelerin uygulanabilirliği konusunda da gerekli samimiyet gösterilmedi. Fakat Türkiye için aynı şeyler söylemez… Keza, kanunlarla resmileştirilen pek çok uygulama, Dünyadaki kadınlardan önce, Türkiye’deki kadınlara tanındı… Hem de, 1979 yılından çok çok önce… Bunlardan birkaçını hatırlamakta fayda var:

1923: Kadınların siyasal haklarını savunmak üzere "Kadınlar Halk Fırkası" adıyla bir siyasi parti kuruldu.

1924: Eğitim ve Öğretim birliğini sağlayan (Tevhid-i Tedrisat) kanunu çıkarıldı. 1926: Türk Medeni Kanunu'nun kabulü ile tek eşlilik zorunlu hale getirildi, kadınlar boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip oldular.

1930: Kadın ve çocukların korunmasına ilişkin ilk düzenlemeler Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile yapıldı. 1930: Kadınlar belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etti.

1933: Kadınlar muhtar ve ihtiyar heyeti seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etti. 1934: Anayasa değişikliği ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı.

1934: Kadınlar milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etti.

1935: Kadınların seçme ve seçilme hakkını ilk kez kullandığı seçimler yapıldı. Cumhuriyet döneminde yüzde 4,6 ile 2007 yılına kadar parlamentoda ulaşılan en yüksek kadın üye oranına ulaşıldı.

1945: Analık sigortası (doğum yardımı) 4772 Sayılı Yasa ile düzenlendi.

1949: Yaşlılık sigortasının kadın ve erkekler için eşit esaslara göre düzenlenmesi 5417 Sayılı Yasa ile sağlandı.

Ve bunun gibi pek çok uygulama.

Türkiye kadına değer verilmesi noktasında Dünya’da bir ilktir. Ancak, eğitimde yaşanan sıkıntılar, erkek çocukların yetiştirilmesinde yaşanan bazı geleneksel öğretiler, şiddet uygulayan erkeklere yaptırım noktasında verilen cüzi cezalar, kadına şiddeti ne yazık ki, artırmaya iten en önemli faktörlerin arasında yer alıyor.

Yapılan araştırmalar Dünyada her 3 kadından 1’inin hayatında en az bir kez aile içi şiddete maruz kaldığını ortaya koyuyor.

G-20 üyesi Türkiye'de bu oran ise diğer gelişmiş devletlere oranla çok daha yüksek… Oysa bırakın uygulamaları ve yasaları, kendi kültürel yapısında bile, şiddet terimi yoktur, aslında Türkiye’nin… Pek çok erkek; aşktan, sevgiden dövdüklerini savunsa da, aslında cahillikten ve kendine güvensizlikten uygulanan şiddetin kahramanlarıdır hepsi… Aksi olsa; Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem olmaz mıydı rol modelleri? Ya da çok geçmişe gitmeye gerek yok. Hemen hemen herkesin mahallesinde, semtinde, şehrinde yok mudur duruşuyla, yaşantısıyla örnek olan çiftler. Neden onları örnek almayız sizce? Çok mu zenginler onlar? Çok mu sıkıntısız duruyorlar? Çok mu kusursuzlar ya da çok mu kusur kapatıyorlar sizce? Hayır, sadece sevmeyi biliyorlar.Bugün bedenine bir erkek tarafından yara açılmış her kadın, aslında ruhuna yara alıyor… Beden yarası kapanıyor da, ruhta bırakılan yaraların kapanması yazık ki o kadar kolay olmuyor.

Hiç yorum yok: