17 Ağustos 2010 Salı

İyidere’den Güneyce’ye kadar dere Sizlere Ömür

Bugünkü Milli Gazetede Yazar İbrahim BALCI İkizderemizle alakalı bir makale yazdı.Yazıda Balcı, Hes'lerle İkizdere Vadisinin yok olmakla karşı karşıya olduğu belirtti:

Bunca yıl mahrumiyet içinde yaşayan İkizderelilerin neredeyse hepsinin ömrü gurbette geçti. Büyük bir bölümü gurbeti ikinci vatan edindi. Şimdi, İkizdere-İyidere vadisinde yaşayanlar yeni gurbete hazırlanıyor. Dereden gurbet; ki bu gurbetin dönüşü yok. Karadeniz her türlü yatırımdan, istihdam alanından mahrum bir yurt bölgesidir. Şimdi HES'leri (Hidro Elektrik Santraller) bölge ve ülke için yapılan önemli bir yatırım olarak gören insanlarımız var. Hayatının ayrılmaz bir parçası olan dere, çağıltısıyla birlikte susacak. Oysa dere onun için hayat damarı, can veren, kan veren ve geceleri uyutan ninnidir. "Su hayattır, hayat sudandır."

Şimdi Yeşil Cennet Vadisi'nin insanları iki arada bir derede kaldılar, farklı farklı tepkiler veriyor, farklı düşünüyor, işin vahametini ilk etapta kavrayamıyor. Açık ve net olan ise on binlerce yılda oluşan bu vadiler geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip ediliyor. Oysa ülkenin enerji ihtiyacını oluşturmak için planlanan 2046 HES'in üreteceği elektrik tüketilen elektriğin yüzde 8'ini oluşturacak. Ama onlarca vadi yok olacak. Yazık değil mi? Yüzde 8'lik bir rakam için günah değil mi? Büyük sermaye sahiplerine rant sağlamak için, yeşil vadiler, dereler ve onlara bağlı hayat, kıyamete kadar tahrip edilecek. Büyük sermaye gruplarına rant temini için her türlü tahribata izin verilirken; vadi köylülerine "burası sit alanıdır çivi çaktırmayız" demek de trajikomik bir haldir.

Yeşil vadilerin insanları iki arada bir derede bırakılmamalıydı. Başbakanlık, Çevre Bakanlığı, Rize Valiliği, Kültür Turizm Bakanlığı, İller Bankası, Rize İl Özel İdaresi, ilgili diğer kurumlar, mahalli idareler buna bir çözüm bulmalıydı. Vadiler dozer vandalizmine, kum ve çakıl imalatına teslim edilmemeliydi. Hâlâ vakit geçmiş değil, zararın neresinden dönülürse kârdır. Gerçi İyidere-Güneyce arası dere: Sizlere ömür. Karadeniz otoyoluyla Karadeniz sahili nasıl tahrip edildiyse, ondan daha fena, kötü ve çirkin bir şekilde Güneyce-İyidere arası tahrip edildi. Evet, tahrip edildi, inşaatlar bitip, cenaze kaldırıldığında derenin dörtte üçlük bölümü bile gözükmeyecek. Bırakın suyun az bırakılıp çok bırakılmasını, dere hiç gözükmeyecek çünkü büyük bölümü dolgu yapıldı. HES'lerin gizlediği gizlenecek, kalan kısım büyük dolgular, çakıl-mıcır ve kereste atölyelerinden gözükmeyecek. Oysa bu vadileri özellikli kılan iki şeydir: DERE-ORMAN.

Vadilerdeki HES adedi azaltılmalı
On binlerce, belki milyonla yılda oluşan bu dereleri, bu vadileri bir solukta tahrip edip insanların hayatından ve hayallerinden silerseniz; kaybedilenlerin korkunç olduğunu daha sonra fark etmek hiçbir işe yaramaz.

Enerji Türkiye'nin başta gelen problemlerinden birisidir. Doğru. Hidro Elektrik Santraller (HES) doğalgaz ve petrole göre ucuz elektrik üretme yöntemidir. Nükleer enerji ile üretilecek elektriğin büyüklük ve düşük maliyeti ise HES'lerle kıyası kabil değildir.

HES'lerden rant sağlamak kaçınılmazsa bari ileri teknoloji uygulanmalı, vadilerdeki HES adedi azaltılmalı. Bu bile uygun çözüm değildir. Tahribatı aza indirgeyebiliriz. Ama İyidere-İkizdere arasında böyle bir kaygının hiçbir izine rastlanmadı. Çamlık ve Cimil derelerine bari bu büyük işkenceyi ve zulmü uygulamayalım.

Boz ayılar ağaçtaki kovanlara dadandığında, tırmanıp kovanların yakınına vardığında bir pençesini ağaç gövdesine iyice saplayıp diğer pençesini el gibi kullanıp geriye doğru açılıp hızla kovanlara pençesini salladığında; 1-3-5 kovanı düşürüp aşağıda afiyetle yedikten sonra; arı vurması, bal tutmasına karşılık, karınca yuvalarını bulup tahrip ederek, karınca kolonilerini de mideye indirmektedir. Bu Bozayı'dır ve koruma altındadır.

"Toprak kutsaldır"
Amerika'yı işgal edip, başta Kızılderililer olmak üzere, yerlileri yok eden bugünkü ABD halkının ataları köşeye sıkıştırdığı yerlileri son topraklarının da gönüllü olarak kendilerine satılmasını istiyordu. Kızılderili Şef Seattle, bu talebe karşılık 1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı mektupta şunları söylüyordu:

"Bu topraklar bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimiz ve siz de bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz sevgiyi göstermelisiniz."

Yoruma gerek var mı?

"Kızılderili'yim İkizdereliyim"
Seattle'nin mektubundan ilhamla, "Kızılderili'yim İkizdereliyim" diye, biri 1977'de diğeri 1992'de iki şiir yazmıştım. Vay ki, ne vay. Gerçekten Kızılderili'ymişiz ve şimdi onların başına gelen bizim başımıza geliyor. Karadeniz 1986'da turizme açıldıktan sonra, her geçen gün; mahalli, ulusal, uluslararası bir talana maruz kalıyor. İkizdere'nin Anzer'indeki çiçekleri çalan İsraillilerden, kelebeklerini bitkilerini çalanlara, derelerini, ormanlarını, ağaçlarını, kuşlarını yok edenlere varan bir talan. Mülki ve mahalli idareciler bu konuda ne yaparlar, hangi mülkü, hangi mahalli korurlar, bilmiyoruz. Turizme açılmak bu mu? Karadeniz'in yüz yüze kaldığı tehlike sadece bunlardan ibaret değildir. 1960 sonrasında turizme açılan Güneydoğu'nun maruz kaldığı sıkıntılara da maruzdur Karadeniz. Sorun, sadece İkizdere Vadisi ve Fırtına Vadisi derelerinin maruz kaldığı durumdan ibaret değildir, ama bunlar öncelikli ve acildir.

"2009 sonu itibariyle 187 HES işletme halinde. Mayıs 2010 verilerine göre de inşaatı devam eden 145, proje aşamasında da 1576 HES bulunuyor. Planlama aşamasındaki 325 santrali de ilave ettiğimizde ülke genelindeki sayı 2 bin 46'ya yükseliyor. İllere göre HES inşaatı sayısı şöyle: Trabzon 41, Artvin 25, Rize 23, Giresun 12. Gıdadan tıbbi malzeme satan şirketlere hatta spor kulüplerine kadar çok sayıda tüzel kişiliğin, 'benim de bir HES'im olsun' diyerek bu işe kalkıştığı görülüyor." "2040'a kadar tamamlanması planlanan HES'ler, o tarihteki elektrik üretiminin en fazla yüzde 8'ini karşılayacak." (Gürhan Saygı, Aksiyon, 19-25 Temmuz 2010, Sayı: 815) Peki yazık değil mi bu derelere, bu vadilere, bu insanlara?

Peki, ne yapalım, gittikçe artan enerji açığını ülke nereden karşılasın? Nükleer Santrallerden. Beş bin HES'in ürettiği enerjiyi bir Nükleer Santral karşılar. Dünyadaki ve Türkiye'deki Nükleer Santraller karşıtı lobilerin dikkat çektikleri çevre kirliliği nedir? Bir: Bu lobilerin finansörü petrolcüler ve hegemonik güçlerdir, gelişmekte olan ülkeler elimizin altında olsun gelişmesin. Katı yakıttan büyük rantlar elde edilsin, savaşlar çıkarılsın savaş rantları edinilsin. İki: Sevgili ve saygıdeğer yöneticilerimiz; Nükleer Santral için ülkenin en güzel çevresini seçerek bu yatırımı hem yapmayı, hem de yaptırmamayı temin eden fasit bir yolu niçin seçersiniz? Yapımı Rusya'ya verilen yeni Nükleer Santral için, Türk ortaklığına hiç yer verilmezken, 2024'te tamamlanması programlandı. Burada da iki büyük garabet var.

Netice Türkiye'nin enerji açığını kapatmanın yolu HES'ler değil; zaman, mekan ve ortaklık olan rantabl bir şekilde planlanmış Nükleer Santrallerdir.

Enerji üretiminde en pahalı yöntem; doğalgazdan elektrik üretilmesidir. Sonra termik (kömür) santraller, sonra hidroelektrik (su) santralleri gelir. En ucuz en yoğun üretim Nükleer Santrallerden elde edilmektedir. Doğalgazla elektrik üretim maliyetini yüzde yüz dersek, Nükleer Santral için maliyet oranı yüzde yüzlerin üzerinde daha ucuzdur.

Termik Santrallerin doğalgaz maliyetine oranı yaklaşık % 50 daha ucuzdur. Nükleer Santral termik santrale göre ise yaklaşık % 80 daha ucuzdur. Hidroelektrik Santrallere karşılık Nükleer Santrallerdeki elektrik üretimi ise % 60 daha ucuzdur. Buradaki oranlar, yaklaşık ve tahminidir, uzmanından daha sağlıklı bilgi edinilebilir.

Peki, bu yapılanlar nedir? Azgelişmişlik kavramını reddediyorum, bize giydirilen bir deli gömleğidir. Fakat yukarıdaki kıyaslamalardan sonra karşı karşıya kaldığımız az gelişmiş bir mantıktır. Bu mantığın izahı için; Atlas'ın Ağustos 2010'daki sayısında editör Özcan Yüksek'in feryadına kulak verelim: "Gökyüzü meraklıya cevap verdi. Dedi ki. Ben nasıl olur da korkmam insanoğlundan. Yeryüzüne sürgün edildiğinden beridir, o dünya cennetini cehenneme çevirdi. Cennet sözcüğü, yaşadığı zamanı ve şehirleri cehennem olarak kabul eden yeni zaman insanının, tatil ütopyasıdır. Yılın belirli bir zamanını, yani tatilini yeryüzü cennetlerinden birinde geçirecek yeniden cehenneme dönecektir." Şimdi ise tatile gittiği yerleri de tahrip ederek savaş makinesi gibi ardında enkaz bırakıyor.

Korkulur insanoğlundan. Ahir zaman insanının dinlisinden de dinsizinden de korkulur. Atlas dergisinin 209. sayısıyla birlikte (Ağustos 2010) hediye ettiği "Yok Olmadan Önce Görülmesi Gereken SON CENNETLER ATLASI" kitapçığında ülkenin diğer bölgelerinde yaşanan doğa tahribatını gördükten, İyidere'den Güneyce'ye kadar dere yatağını izledikten sonra, diyecek tek bir söz kalıyor:

AĞLA GÖZLERİM AĞLA
Milyon yıllık ömrü olan dünyada, binlerce yıldır insanın yaşadığı dereler, vadiler, ormanlar, göller ve benzeri insanlığın ortak malını, mirasyedi ve kumarcı bir evlat gibi 2-3 senede yok etmeye hakkımız yok. Bu dünya bu vadiler babamızın malı değil, atalarımızdan devraldık kıyamete kadar ulaşacak çocuklarımıza düzgün bir şekilde bırakmak zorundayız. Her şey bize emanettir. İhramlı iken bir kılımızı kopartmanın, tırnağımızı kesmenin cezasının olması bunun sembolüdür. Yani vücudumuzdaki bir kıl, bir tırnak bizim değil, bize emanettir. Emanetlere hor bakmayalım.

Yıllar önce İkizdere'ye gitmiş, araba tutup Ilıca (Vane) Köyüne çıkıyordum. Yıllar sonra, baştan sona bir çağlayan olan çocukluğumun ninnisi, dereyle kavuşunca heyecanla övgüyle konuşuyordum şoföre. Çağlayan derenin güzelliğinden, ormanlardan, yeşil vadinin güzelliğinden bahsettikçe şoförün sabrı tükendi; "bunlar karın doyurmuyor ağabey, iş yok, güç yok." İkizdereli şoför doğru söylüyordu, o işini gücünü düşünecek, hükümetler de kamu veya özel sektörü organize ederek insanlık mirasını, dünya emanetini zayi etmeden, çevre şartlarına uygun olarak geçimlerini temine yardımcı olmak zorunda.

HES'ler çözüm değil
Ülkede işsizliğin arttığı, üretimin azaldığı bir dönemde bu insanlığın herhangi bir yatırıma can simidi gibi sarılması normaldir. Astarı yüzünden pahalı, insanlığın mirasını yok eden, atılan taşın ürkütülen kurbağaya değmediği bu yatırımlarla ilgili çıkış yolunu bulması gereken mülki ve mahalli idarecilerdir. Sivil toplum kuruluşlarının organize tepkileri yerindedir ama yeterli değildir. İkizdere Derneği, Ilıca Köyü Derneği, Türkiye genelinde kurulan su platformu ve benzeri mahalli ve ulusal derneklerin tepkileri yersiz görülmemelidir. Hemşerilerimiz, bu tepkileri anlamsız sol tepkiler gibi algılayıp reddetmemelidir. HES'lerin Türkiye'nin enerji sorununa çözüm olmadığını yukarda anlatmıştık. Çözüm Nükleer Santrallerdedir, bunu da mukayeseli olarak belirtmiştik. Şimdi yapılması gereken İkizdere, Güneyce, Kalkandere, İyidere'nin köyleriyle birlikte muhtarlar, dernekler, kaymakamlar, müdürler, belediye başkanları, Rize valisi, belediye başkanı, özel idare, ilgili müdürlükler, bakanlıklar el ele vererek Güneyce'den yukarıdaki vadileri; Cimil Deresi, Köhçer Deresi, Anzer Vadisi'ni; İyi Dere Güneyce arasındaki bölgeyi perişanlığa düşmekten kurtarmalıdır. Aksi takdirde ne Allah'ın huzurunda, ne kulların huzurunda, ne tarihin önünde kimse hesap veremeyecektir, bu vebal herkesi yakar bu böyle biline.

Hiç yorum yok: